Doğum Günü – Hatice Kızılorman (Öykü)

Gecenin en karanlık noktasında alarm çalmaya başladı. Bu karanlıkta sabah oluyordu artık. İki senedir saatler geri alınmıyor ve okula, işe gidecekler aslında bu kör karanlıkta uyanıyorlardı sanki sabah olmuş gibi. Herkes birbirini mi kandırıyordu yoksa gerçekten sabah oluyor muydu bilinmez. İşte bu sebepten, Melike telefonunun en rahatsız edici melodisini ayarladığı alarmın sesiyle uyandı ama “Yediye kadar az daha uyuyayım, saat tam yedide kalkarım.” diye düşündü ve alarmı erteledi. Bu da bir çeşit kandırmacaydı. Herkes biliyordu bu on dakikanın kimseye yetmeyeceğini ama uyanıp o sıcacık yatağı tekrar sahiplenmek insanlarda büyük bir mutluluğa sebep oluyordu.  İyice yorgana sarıldı; sanki birileri gelecek de üzerindeki yorganı zorla çekip alacak, onu soğukta bırakacakmış gibi, üşümekten korkar gibi. Sırtını da eşine iyice yasladı onun sıcaklığını hissetmek istercesine. On dakika uykuyla uyanıklık arasında kaldı. Alarmı tekrar duyunca mecburen kalktı.

Eşini işe, çocuklarını okula gönderecekti. Kahvaltısız olmazdı.  Ona göre anneliğin en mühim işlerindendi kahvaltı hazırlamak. Evdeki herkes uyandığında ocağın üzerindeki çaydanlıktan gelen fokurdama sesi duyulacak, mutfaktaki sıcaklık bütün eve yayılacaktı. Kalkıp yatakta oturdu, bir süre sonra sendeleyerek ayağa kalktı. Sabahın serinliğinden etkilenmemek için çeyizinden olan kalın örme yeleğini sırtına alıp, terliklerini ayağına geçirdi ve yürümeye başladı.

Önce çocukların odasına girmek âdetiydi. Bu küçük ölümden uyanmayacaklarından korkuyormuş gibi ilk olarak onları kontrol ediyordu. Odaya girince ikisine de tek tek baktı. Mışıl mışıl uyuduklarının belirtisi olan o derin nefeslerinin sesini duyunca içinden bir ‘oh’ çekti ve dilinden şükür ifadeleri döküldü. Hani ciğer paresi derler ya bu çocuklar da onun ciğer pareleriydi. Onlara bir şey olsa sanki yaşayamazmış gibi hissederdi. Kendisine bir şey olsa çocukları da yaşayamazmış gibi gelirdi. Hâlbuki yaşanıyordu, kendisi otuz beş senedir nasıl yaşadıysa onlar da yaşardı; bunu biliyor ama bilmezlikten gelip bir de bunu dert ediniyordu kendine, sanki yarın ölecekmiş gibi. Sonra perdeleri açtı. Banyoya gidip yüzünü yıkayınca uykusu iyice açıldı. Mutfağa geçti. Çaydanlığın altına suyu doldurup sandalyeye oturdu ve kaynamasını beklemeye başladı. Kadınlar için en iyi ve en güzel tefekkür ânıydı bu an. Şafak yeni yeni sökerken, evin içinde ve dışında çıt sesi duyulmazken, çay suyunun kaynamasını beklemek… Ellerini göğsünde birleştirip, gözlerini tek bir noktaya dikti ve çok derinlere daldı.

Bugün doğum günüydü ama her sene hissettiği duygular yine değişmemişti. Sevinse mi üzülse mi bilemedi. Göz pınarlarında iki damla gözyaşı birikti. Eğer onları tutmazsa gerisinin geleceğini, gözyaşlarının çağlayan olup akacağını biliyordu. O yüzden tuttu, evde yalnız kalıncaya kadar tutması gerektiğini bilerek tuttu. Yeleğine iyice sarılıp kollarını göğsünde birleştirdi. Çok üşümüştü. Aslında içi üşüyordu, bunu bilmiyordu.

Sonra teyzesinin anlattıklarını kelimesi kelimesine hatırladı. İki abisi vardı. Annesi kendisine hamile kaldığında otuz iki yaşındaymış yani kendisinden üç yaş küçükmüş. İki erkekten sonra bir kızının olmasını çok istiyormuş. Annesinden duymadı elbet bunları, teyzesinin anlattığına göre biliyordu. Tabii o zamanlar köy yerinde sık sık hastaneye götürülmezmiş ki hamileler, annesi nerden bilsin bir kızı olacağını. Gel zaman git zaman dokuz ay geçmiş, annesinin doğum sancıları başlamış. Köyde o zamanlar ebe de yokmuş. Köyün bu konuda en tecrübeli kadını ebe sayılıyormuş. Hemen ebe kadın eve gelmiş. Tabi herkeste tatlı bir telaş… Ancak her doğumun sürprizlerle dolu olduğu gerçeği göz ardı ediliyor. Doğumlarda her şey yolunda gidiyor gözükse de her an bir aksilik çıkabilir. Herkes her ihtimalin gerçekleşebileceğini bilir ama hiç bir şey olmayacakmış gibi hazırlık yapar. Belki de evrene pozitif enerji yayıp hiçbir aksiliğin olmamasını dilerler, belki de herkesin sevinçli bir telaş içinde olmasının altında bu sebep yatar, bilemiyoruz. Saatler akmış, sancılar sıklaşmış ama doğum bir türlü başlamamış. Tabi köyde yapılabilecek müdahaleler sınırlı. Ebe uğraşmış, “Acaba bebek ters mi geliyor?” diye çevirmeye çalışmış. Tabi bu arada annesinin çektiği acının belki de tarifi yok.  Kızını göremeyeceğini hissetmiş miydi o anlarda onu da bilmiyor. Teyzesine de sormuyor. Çünkü buna dair öğrendiği her ayrıntı içinde bir yerleri koparıp atıyor. O kopan yerler zaten yerine gelmiyor; koptuğu yerdeki yaranın iyileşmesi de zaman alıyor, hayata kaldığı yerden devam etmesi de günler, aylar alıyor. Ebenin uğraşları sonucu kendisi bir şekilde doğmuş. Bebekle birlikte pelte pelte kan gelmiş,  kimse bilmiyor ki annenin içinin parçalandığını. Bebek doğmuş doğmasına ama bu doğumla birlikte annenin yavaş yavaş bu hayattan bağını kopardığını da o an kimse fark etmemiş, yeni bebeğin verdiği sevinçle.  Teyzesi dönüp annesine “Ayşe, bak çok güzel bir kızın oldu, hani hep istediğin gibi.” demiş ama annesi duymamış, duyamamış. Bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettiklerinde çok geç olmuş. Annesi o gün yarı ölü hâlde yatmış. Ertesi gün de toprağa verilmiş.

Umarım, diye düşünüyor Melike, umarım bir kızı olduğunu bilerek ruhunu teslim etmiştir. Böyle varsayıyor, çünkü biliyor ki annesi eğer bunu bilerek ölüme teslim olmuşsa bedeninin acısını unutup, mutlu olarak bu hayattan göçmüştür. Varsayımlarla kendini rahatlatıyor Melike, çünkü içindeki geçmek bilmeyen o suçlanmanın etkisini böyle böyle azaltıyor. Suçlanıyor çünkü kendisine hayat vermek için annesi kendi hayatından oldu. Suçlanıyor çünkü iki abisi annesiz kaldı belki de en çok muhtaç oldukları yaşlarda. Suçlanıyor çünkü babası eşsiz kaldı. Suçlanıyor çünkü teyzesi kız kardeşsiz, anneannesi-dedesi evlatsız kaldı. Bunları bilen bir insanın hayata devam etmesi çok zor olsa gerek. Ölmüyorsun ama sürünüyorsun işte. Şimdi doğum gününde nasıl mutlu olsun Melike,nasıl sevinsin hayata gözlerini açtığına. Aslında kimsenin suçu yok. Bunu biliyor ama insan böyle durumlarda hep bir suçlu arıyor işte.

Çaydanlıktaki suyun fokurdama sesiyle kendisine geldi. Gözlerindeki iki damla yaşı sildi ve hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıyı hazırlamaya koyuldu. Bol salçalı yumurta pişirdi çocukları salçaya ekmek bandırmayı seviyor diye. Herkesi uyandırdı. Hep beraber güzel bir kahvaltı ettiler. Çocuklarını giydirdi, çantalarını, beslenmelerini ellerine teslim etti. Hepsini teker teker öpüp kapıdan uğurladı. Kapıyı kapatınca yine üşüdüğünü hissetti. Yeleğine sımsıkı sarıldı sanki annesine sarılır gibi. Sabah oturduğu sandalyeye oturdu. ‘Keşke’ dedi, ‘Keşke annemle bir tane bile anımız olsaydı da ben de onu kalbimin derinliklerine tıpkı bir sandığa çeyiz yerleştirir gibi yerleştirseydim; özenle, dikkatle, sevgiyle. Aralarına da küflenmesin diye naftalin koyardım. Arada bir o anıyı sandıktan çıkarıp teselli olur sonra yine yerine yerleştirirdim.’ dedi. Ama yoktu işte bir tane bile anıyı geçin, yüzünü bile görmemişti ki. Hayat her zaman seçenekler sunmuyor insana. Hani misafirlikte önüne konulanı yemek zorunda olursun ya işte bazen hayatın sana sunduklarını yaşamak zorunda kalıyorsun Melike gibi. Bu sefer kendini tutmayacaktı. Önce bir damla sonra iki damla sonra…  Sonrasını saymadı ama hıçkırıklarından boğulacakmış gibi olana kadar ağladı, ağladı…

Yazar: Hatice KIZILORMAN


İçeriğe Yazar Olmak ekibi tarafından müdahale edilmemiştir.

Ekibe katılmak ya da eser göndermek için tıklayınız.

Yazar: Baturalp İlkay Gülten

Odyometrist. Anı Hırsızı isimli öykü kitabının yazarı. YazarOlmak.com'da yazar ve yazar adaylarıyla beraber kendini geliştirmeye çalışan bir gönüllü.

Yazılar E-posta Adresinize Gelsin
Hiçbir Şeyi Kaçırmayın

Nasıl yazar olunur? Kitap yayımlatmak neden zor? Bir öykü kaleme alırken nelere dikkat edilmesi gerekir? Başarılı yazarların yazar adaylarına önerileri nelerdir? Gibi sorular soruyorsanız, cevapları e-posta kutunuza gelsin.

Abonelik için teşekkürler

Bir şeyler yanlış gitti.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar E-posta Adresinize Gelsin
Hiçbir Şeyi Kaçırmayın

Öğrenme isteğiyle dolu olanların arasına katılın

Abonelik için teşekkürler

Bir şeyler yanlış gitti.